Emin Çölaşan: Çıkarma gemisine Mersin’den bindiniz ve Girne kıyısına çıktınız. Oraya sizden önce çıkan birlikler de var. Birliklerinize hâkim olmak için neler yapıyorsunuz asker olarak?
Bedrettin Demirel: Hepsi kendi birliklerimiz. Gerçi onların alay komutanı Karaoglanoğlu şehit düşmüştü, ama tugay komutanı olarak Süleyman Tuncer oradaydı. Birliklerimizi hemen orada çevremizde gördük. Kendi birliklerimize hâkim olmak hiç de zor olmadı. Beraberimizde getirdiğimiz tank bölüğü, piyade bölüğü de vardı. Onların komutanları da yanlarındaydı. Kıyıya ayak bastıktan sonra yapacağımız harekâtı biz onlarla çıkarma gemisinde düşünmüş ve planlamıştık. Kıyıya da gerekli emirler iletilmişti. Sabah erken saatlerde kıyıya ayak basar basmaz ilk işimiz hemen Girne üzerine taarruz oldu. Ve o günün akşamına Girne’yi ele geçirdik. Ondan sonra da taarruzlara devam ettik.

Harekat, TSK’ya bağlı birliklerin Yavuz Plajı’na denizden çıkarma yapmasıyla 20 Temmuz’da başladı.
EÇ: Girne’de çok direndiler mi?
BD: Girne’nin birçok evinden, kalesinden ve meydanlarından epeyce ateş yedik. O gün 60-70 tane şehit verdik. Onların şehitliği Girne’de, Karaoğlanoğlu Şehitliği dediğimiz yerdedir.
DİRENİŞ VE CESARET
EÇ: Yunan ve Rum birliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Takdir mi ettiniz, yoksa korkak insanlar olarak mı nitelediniz?
BD: Düşmanın iyi eğitilmiş kıtaları da vardı, kötü eğitilmiş kıtaları da vardı. Bunlar arasında Lefkoşa›daki Yunan alayı, birinci derecede eğitilmiş çok kuvvetli bir birlikti. Rum Millî Muhafız Ordusu’nun bazı birlikleri iyi, bazıları kötüydü. Başlarındaki subayların derecesine göre kahramanlık, direniş ve cesaret gösteriyorlardı.
EÇ: Aynı durum bizim için de geçerli miydi?
BD: Elbette ki komutanlar iyi olursa, kıtalar da görevlerini daima iyi yaparlar. Başındaki komutan ve subaylar iyi olmazsa kıtanın hiçbir değeri yoktur.
EÇ: Başarısız olan hiç olmadı mı?
BD: Başarısızlıklar belki irtibat ve muhabere güçlüklerinden olmuştur. Ayrıca bazı kişilerin bazı şahsî zafiyetlerinden (kişisel zayıflıklarından) olmuştur ki, bunları bugün anlatmak zordur. Niçin zordur? Çünkü bu tarihi yaratanların, yaşayanların ve yapanların bir kısmı henüz hayattadır. Kıbrıs Harekâtı’nda çok başarılı olanları ve olmayanları ben kalbime gömdüm. Çok kahraman subaylar, astsubaylar ve erler gördüm. Mesela Kars valisi olan, o zaman benim muavinim Tuğgeneral Hakkı Borataş, o zaman piyade binbaşı olan Önder Sürel, Tank Yüzbaşı İlhan Tunççevik, Muhabere Binbaşı Altan Ateş, Tank Teğmen Abdülkadir Ceylan ve daha niceleri…
EÇ: İsim sormayacağım, ama görevini yapamayanlar ve aksatanlar da herhalde olmuştur değil mi?
BD: Görevini yapamayanlar, az yapanlar veya aksatanlar olmuştur. Bunların hikâyesini çok güvendiğim bir arkadaşıma verdim. Tarihe ışık tutmak bakımından, arkadaşım bunları belki ileride yayımlayabilir. Bugün açıklamak doğru değildir. Her harekâtta olduğu gibi, Kıbrıs’ta çok başarılı olanlar olmuştur, az başarılı olanlar olmuştur.
EÇ: Kıbrıs’ta savaşan en üst rütbeli komutanlar arasında kimler vardı?
BD: Korgeneral Nurettin Ersin helikopterle Lefkoşa’nın kuzeyine inmişti. Tümgeneral olarak ben vardım ve Osman Fazıl Polat vardı.
EÇ: Girne’yi 22 Temmuz akşamı ele geçirdiniz. Sonra neler oldu?
BD: Girne’den sonra harekâtın en kritik noktası, Girne ile Lefkoşa’yı birleştiren Beşparmak Dağları’nı ve oradaki darboğazı aşıp düşürmek ve yolu açmaktı. Ondan sonra bizim en önemli hizmetimiz, Girne ile Lefkoşa’yı birleştirmek oldu. Darboğazı düşürüp, kıyıbaşı ile havabaşını birleştirdik. Fakat bundan önce çok garip bir olay oldu. 22 Temmuz günü saat 17 dolaylarında, Birleşmiş Milletler’den “ateşkes” kararı geldi. Fakat biz harekâtın en kritik safhasında ve mahkûm bir arazideydik. Bu durumda harekâtı durdurmamız söz konusu olamazdı. Ufak ufak harekâtlar yaparak kıyıbaşı ile havabaşını böylece birleştirmek zorunda kaldık. Askerliğin gereği buydu. Yani başka türlüsü olamazdı. Siz mahkûm bir arazide ve düşman tepenizde… Katiyen öyle duramazsınız.
EÇ: Hiç belli etmeden, ateşkes kararına rağmen ilerlediniz mi?
BD: Belli etmeden ve belli ederek bütün mahkûmiyetimizi gidermeye ve arazide avantajlar sağlamaya çalıştık. Avantaj sağlamak, askerî harekâtın gereğidir. Düşmanın elinde tuttuğu önemli arazi parçalarını ufak ufak, parça parça ele geçirmek… Takım çapında mevziî taarruzlar da yaptık ve iki ayrı taraftaki gücümüzü birleştirmiş olduk. Aynı gün de birinci harekât fiilen bitti. İkinci harekâtın 14 Ağustos 1974’te başlamasına kadar bekleme durumuna geçtik ve mevzilerimizi sağlamlaştırdık.
EÇ: Yunan alayı kaçtı mı?
BD: Hayır, kaçmaları diye bir şey söz konusu olmadı. Yunan alayı, Lefkoşa’daki mevzilerinde direndi. İkinci harekât başladığı zaman Yunan alayıyla tekrar çarpışmak zorunda kaldık.
EÇ: 2. harekât başladığı zaman amaç Girne-Lefkoşa arasındaki küçük alandan çıkıp Mağusa’ya hücum ederek arazi kazanmak. O nasıl oldu?
BD: 14 Ağustos günü hiç unutmam; güzel, parlak bir gündü. İki tümen yan yana sabahın alaca karanlığında Mağusa’ya doğru harekâtı başlattık. Aslında ikinci harekâtta daha az direniş gördük. Birinci harekâtta düşmanın azim ve iradesi büyük ölçüde kırılmıştı. Bizim oraya ayak basmamız, morallerini büyük ölçüde sarsmıştı. Zaten kendi iç düzenleri de bozuktu. Nikos Sampson devrilmişti. Ancak özellikle 14 Ağustos sabahı, Lefkoşa varoşlarında ve Lefkoşa’nın Türk kesimi ile Yunan kesimi arasındaki meskûn yerlerde çok kanlı çatışmalar ve hatta sokak muharebeleri oldu. Orada bizim birliklerimiz ve Kıbrıslı mücahitlerimiz ağır kayıplar vermişlerdir. Mesela Yunan alayı karşısında savaşan bizim Ömer Sayarlı ismindeki piyade binbaşının taburu üç dört saat içerisinde 30-40 kadar şehit vermiştir. Askerlerimiz ve mücahitlerimiz kahramanca savaşmış, ancak çok kayıp vermişlerdir.
SAVAŞÇI BİR MİLLET
EÇ: Yunanlılar da iyi savaşıyor mu?
BD: Yunanlılar çok iyi savaşmışlardır. Savaşçı bir millet olduklarını ispat etmişlerdir. Yani karşımızda kahramanca çarpışmıştır Yunan birlikleri. Mevzilerini terk etmediler. Mevzilerini terk etmediklerini de, bıraktıkları ölülerle gördük. Hiçbir zaman, canımı kurtarayım diye geriye kaçan bir Yunanlı görmedim.
EÇ: Şu sözler Türk ordusunun bir komutanı olan sizin büyüklüğünüzü gösteriyor. Başbakan Turgut Özal kürsüye çıkıp oy avcılığı yapmak için kendi deyimiyle Yunanlıların “korku bokuna” neler yaptığını anlatıyor… Siz ise onlara karşı savaşmış bir komutan olarak düşmanınızı takdir edebiliyorsunuz. Sizin gibi kaç komutan savaştığı bir milletten böyle söz edebilir? Peki, Yunanlıların zayıf yönleri nelerdi?
BD: “Yunanlılar veya Rumlar korkaktı. Bizi görünce hemen kaçtılar” diye bir görüşe hiçbir zaman sahip olmadım. Ancak onların zayıflığını gösteren bazı hususlar da vardır. Niçin onlardan daha çok mukavemet görmedik? Bir kere baskına uğramışlardı. Stratejik ve taktik alanda baskına uğramış ve şaşırmışlardı. İkincisi, birliklerinde emir ve komuta zinciri yetersizdi. Makariosçu, EOKA’cı, Sampsoncu gibi hizipler vardı. Aralarında bölünmüşlerdi. Tam birlik içinde olsalardı direnişleri daha fazla olabilirdi. Rum Millî Muhafız Ordusu’na gelince, onların içerisinde eğitimsiz askerler, hatta saçlı sakallı askerler bile vardı.Biz önce onları sivil zannediyorduk. Ama onlar arasında da çok kahramanca savaşanlar oldu. Direnen de vardı, direnmeyen de vardı.
EÇ: Lefkoşa Havaalanı’nı da bir türlü alamadık değil mi?
BD: Evet, alamadık… Çok direndiler. Oranın hemen yakınlarında meskûn yerler vardı. Yani beton binaların olduğu mevzileri ele geçirmek, en zor muharebe şeklidir. Biz meskûn yerlerde bu şekilde savaştık. Lefkoşa’da sokak sokak, mahalle mahalle savaş olmuştur.
EÇ: Havaalanını niçin alamadınız?
BD: Lefkoşa’yı düşürmeden havaalanını almaya imkân var mı? Lefkoşa çevresi bütünüyle meskûn yerler, hep mukavemet gösteriyor.
FETİH İÇİN GİTMEDİK
EÇ: Bizim uçaklarımız, havaalanı ve çevresini bombalasaydı acaba oraları alabilir miydik?
BD: Epeyce bombaladılar. Fakat havadan yapılacak bir bombardımanla herhangi bir yeri işgal etmek pek mümkün değil. Yani orayı ele geçirmek için gidip süngüyü çakacaksınız.
EÇ: Mağusa’yı da aldıktan sonra size Ankara’dan, “Artık durun” diye emir geldi mi? Hazır ikinci harekât başlamışken biraz daha yer alsaydınız keşke…
BD: Bizim aldığımız yerler zaten oradaki kuvvetlerimizle orantılı olmayacak kadar büyük bir alandır. 130 kilometre uzunluğunda bir cephe vardır. Bizim elimizde olan kuvvetlerin sayısı, cinsi ve miktarı esasen bu kadar geniş bir cepheye yayılmaya uygun değildi. Neredeyse her cephede bir ‘takım’ kaldı. Ayrıca 14 Ağustos günü saat 15.00 dolaylarında Birleşmiş Milletler’den tekrar “ateşkes” kararı geldi. İşin bir de şu yönünü belirteyim… Bizim amacımız Kıbrıs’ın tümünü almak değildi. Yani biz oraya fetih yapmak için çıkmadık. Amacımız Kıbrıs’ta bozulan statünün yeniden sağlanması ve Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğinin sağlanmasıydı.

Meskûn bölgelerde de çatışmalar oldu.
Askerleri deniz tuttu
EÇ: Çıkarma gemilerindeki askerleri deniz tuttu mu? Böyle olduğunu duymuştum.
BD: Bazı askerleri tuttu, çünkü deniz sakin değildi. Epeyce dalga vardı. Hatta beni bile biraz sarstı. Ben de teknede iki tane Anti-maren aldığımı hatırlıyorum. Deniz tutmasına ve mide bulantısına karşı bir ilaçtır.
Sıcaklık 40 dereceydi
EÇ: Savaşa gönderilen askerin moralini yüksek tutsun diye, belli bir ilaç falan veriyor musunuz efendim?
BD: Hayır, öyle bir ilaç yoktur. Moral vermek için bir sinir ilacı olamaz. Sadece, sıcakta terlemeye karşı tuz hapları veriyorduk. Çünkü sıcaklık 40 dereceye yakındı. Bir de rutubet vardı.
Ümitsizliğe hiç düşmedim
Hiç umutsuzluğa kapılıp“Eyvah, bu iş bitti” dediğiniz oldu mu?
Böyle bir şey hatırlamıyorum. Ümitsizliğe hiç düşmedim. Yalnız harekâtın özellikle ilk iki günü çok kritikti. O günlerde böyle ümitsizliğe düşen bazı birlikler olduğunu işittim. 20 ve 21 Temmuz günleri çok kritik günlerdir. Araziyi bilmeyen birlikler oraya inmiş, bazıları birbirine karışmış, aralarında irtibat olmadığından bazı karışıklıklar olmuştur.

600’e yakın şehit verdik
EÇ: Harekâta toplam olarak kaç askerimiz katıldı efendim?
BD: Tümüyle yuvarlak hesap, en son 20.000-25.000 asker katılmıştır. Buna mücahitler de dahildir.
EÇ: Peki kaç şehit verdik?
BD: Toplam 600’e yakın şehit verdik. Bu rakam Türk birliklerinden… Aklımda yanlış kalmadı ise, 1.500 civarında da yaralı ve sakat kalan olmuştur.
EÇ: Kıbrıslı mücahitlerden ne kadar?
BD: Onlar için kesin bir şey söyleyemem.
EÇ: Ya Yunanlılar ve Rumlar?
BD: Herhalde en az bizim kadardır, ama bilmiyorum.
Vatandaşlar kavun, karpuz, üzüm veriyordu
EÇ: Temmuz sıcağında birliklerimiz çıkıyor. Onların yemesi içmesi nasıl sağlanıyordu? Birliklere pişmiş yemek mi götürülüyordu?
BD: Tabii daha önceden gerekli tedbirleri almıştık. Yani sıcak mevsim olduğu için, sıcakta bozulmayacak kumanyalarımız vardı. Sıcakta her şey yenmez. Tabii Adana ve Mersinli yurttaşlarımızın da bize büyük yardımları oldu. O manzaraları hiçbir zaman unutmak mümkün değildir. Biz oradan geçerken askerlerimize zorla ve kamyonlar dolusu kavun, karpuz, üzüm ve aklınıza ne gelirse armağan ediyorlardı. Biz almak istemiyorduk. Fakat hatırlarını kırmamak için bazılarını aldık. Almayınca, “İlle de alacaksınız” diye ağlıyorlardı.
YARIN: Askerin psikolojisi nasıldı? Yağma ve tecavüz olayları yaşandı mı?

